Header Ads

AKP’nin Kürt Sevdası: Ya Benimsin Ya Mahkemenin


- SELİN PELEK ve FOTİ BENLİSOY -
Kürt halkının taleplerini dillendiren politik simaların topluca zindanlara tıkılması devlet geleneğimizin eski bir refleksidir. 1959’da 49 Kürt aydınıyla başlayan toplu tutuklamalar 1990’larda toplu infazlara, AKP döneminde ise Kürt halkının politik gelişmişliği ölçüsünde kitlesel ve sansasyonel gözaltılara dönüştü. Bölge’de başlayan gözaltı çemberi, Fırat’ın batısına, Batı’dan akademisyen ve yazarları kapsamına alarak genişledi. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun operasyon çerçevesinde tutuklanmaları nicedir sindirilmeye çalışılan entelektüel camiada bir kıpırdanma, öfke ve enerjisi dikkate değer bir tepki yaratacağa benziyor. Zira takke düşmek ne kelime, yerle yeksan oldu, kel göründü.

Anlaşılan o ki, uzun müddettir siyaset sahnesinde hem mazlum hem de ‘devrimci’ payesiyle arz-ı endam eden AKP, Türk devlet mefkûresinin icaplarını iştah ve hevesle kanıksamış. “Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” diyen devrin Ankara valisi Nevzat Tandoğan’a nazire edercesine, “Kürt sorunu çözülecekse onu da ben çözerim” diyor ve kendisinden başka muhatap kabul etmiyor. Zindanlar AKP’nin Kürdü olmayı reddedenlerle doldu taştı. PKK’nin şehir yapılanması olduğu iddiasıyla başlatılan operasyonların ‘terörle’ ilişkilendirilebilecek en küçük bir emaresi yok. Hükümet eliyle sivillere karşı yürütülen asimetrik savaş, barışın savunucularını düşman olarak kodlamış durumda. Özellikle BDP destekli Blok adaylarının seçimlerde gösterdiği başarının ardından AKP, Kürtlerin kendi özgücüne dayanan her türlü sivil yapılanma üzerindeki baskısını ‘terör’ bahanesiyle günbegün arttırdı. Son tutuklamalar, siyasi literatürümüze yargısız infaz makinesi Mehmet Ağar tarafından kazandırılan ve devlet erkânının sözüm ona ılımlı kanadınca sıkça dillendirilen ‘silahları bırakıp ovada siyaset yapsınlar’ sakızının çürüdüğüne delalet ediyor. Tarihin ironisi mi yoksa perşembenin gelişinin çarşambadan belli olması mıdır bilinmez, AKP’nin bakanlarından evvel oralara gidip Kürtçe türküler eşliğinde ‘Kürt kardeşleriyle’ hemhal olmak, onları kendi dilleriyle selamlamak bu malum faile nasip olmuştu.

Demokrasimizin 2011 itibariyle geldiği nokta şu satırlarla özetlenebilir: Yasal, seçimlere girmiş, dahası parlamentoda temsil edilen bir partinin siyaset akademisinde ders vermeniz sizi ‘teröre karşı kararlılıkla verilen bir mücadelenin’ hedefi yapabilir. Legal partiniz yaşamaya devam eder, ama sizin bu partide siyaset yapmanız meşru değildir. Zira suç kavramı müzik zevkinize ya da özel görüşmelerinize kadar uzanan bir iddianameyle terörist ilan edilebilir, avukatınızın dahi ulaşamadığı birtakım delillerle gözaltına alınabilir ve bu gizli delilleri karartabileceğiniz gerekçesiyle hapse atılabilirsiniz. Siyasi bir akıma göz göre göre konulan bu ambargonun amacı sadece AKP otoriterizmi karşısında en örgütlü muhalefeti oluşturan Kürtlere boyun eğdirmekle sınırlı değil; bu kara kampanyanın hedef tahtasında onurlu bir barış için çaba gösteren herkes var.

AKP hükümeti büyük bir gayretkeşlikle yürüttüğü operasyonlarla bir siyasal özne olarak Kürt entitesini hafıza ve siyasal imgelemden kazımak istiyor (Erdoğan vaktiyle “düşünmezsen Kürt sorunu yoktur” gibi Descartes’a parmak ısırtacak felsefi bir önermeyle bu durumu özetlemişti). Meselenin sadece silah olmadığı açıkça ortaya kondu. KCK operasyonları Tayyip Erdoğan’ın daha bir ay önce beyan ettiği, “biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz. Bizim anlayışımız budur” sözlerini kendi deyimiyle ‘açık ve net’ olarak ıskartaya çıkarmıştır. AKP kurmaylarının siyasi ufkunda ‘Kürt kardeş’, kendi himayelerinde yaşayan folklorik bir figürden, ancak ‘beyaz adamın yükümlülüğü’, yani sömürgecinin ‘medenileştirici’ kibriyle yaklaşılacak ‘yerlilerden’ ibarettir. Bu sınırı zorlayan her adım devletin dağda, ovada, şehirde; askeriyle, polisiyle, hukukuyla, yeri gelince ‘duyarlı vatandaşıyla’ seferber olduğu bir savaşın karşı öznesidir.

Karşı karşıya olduğumuz bu topyekûn savaş ortamı yeni ve yerli bir McCarthycilik fenomeninden ibaret sayılmamalı. Bilindiği gibi, McCarthycilik ABD’de 1940’ların sonundan 1950’lere gerçekleşen komünist takibatına verilen addır. Bu dönemde, çoğu kamu çalışanı, sendikacı ya da sanatçı olan binlerce kişi, Sovyet ajanı olduğu ya da Amerikan karşıtı faaliyetlere karıştığı gerekçesiyle sorgulanmış, asılsız gerekçelerle mahkûm edilmiş ya da itibarsızlaştırılmıştı. Bu kampanyadaki etkin konumu nedeniyle o dönemde Wisconsin senatörü olan azgın anti-komünist ve milliyetçi demagog Joseph McCarthy, geçerli neden ve deliller olmaksızın gerçekleştirilen bu ve benzeri tipte operasyonlara adını verme şerefine nail olmuştur. Sözü uzatmayalım; üst üste gelen operasyon dalgaları, siyaset esnafının kendi konumunu sağlamlaştırmak için milliyetçi histeriyi kışkırtarak gerçek ya da muhayyel bir muhalefeti düzmece iddialarla sindirmeye çalıştığı bir karalama kampanyası değil sadece. Kürtlerin taleplerini demokratik alanda ifade eden neredeyse bütün siyasal ve toplumsal kesimler sistematik bir şekilde hedef alınıyor. 

Yukarıda ifade edildiği üzere AKP, belli ki Kürt sorununun kendi dışındaki bütün ifade ve ortaya konulma biçimlerini mahkûm etmek istiyor; Kürt sorununu muhatapsız kılmaya çalışıyor. Bu gibi bir durum, McCarthycilikten öte ancak ‘siyasi-kırım’ tabiriyle tarif edilebilir. Baskı altındaki bir topluluğun, halkın ya da grubun siyasal, kültürel, entelektüel vs. lider grubunun ya da potansiyel liderliğinin imha ya da tasfiyesine siyasi-kırım (politicide) deniyor. KCK operasyonlarında ‘cinai temizlik’ yöntemlerine başvurulmadan, yani açık şiddet yoluyla bir tasfiye uygulanmadan ortaya konan pratik tam da Kürtlerin siyasal, toplumsal, moral ve kültürel alanlarda liderlik edebilecek geniş kadrolarının, yani Kürt meselesini ‘hikmet-i hükümet’ten farklı bir biçimde ortaya koyup siyasallaştıracak kesimlerin ortadan kaldırılması, pasifize edilmesi olarak yorumlanabilir. Yani içinde bulunduğumuz durum, bir ahir zaman McCarthizminin ötesinde bir imha edimi, bir siyasi-kırım operasyonudur.

Siyasi-kırım, siyasetin spesifik (çoğu zaman muhalif) bir anlama, anlamlandırma ve uygulama biçimini tahrip ve tasfiye etme girişimi olarak da tanımlanabilir. AKP hükümeti tam da bu manada, sadece Kürt meselesi etrafında siyasal söz söyleyen insan kümelerini hedef almıyor, neredeyse bütün Kürt siyasallaşma biçimlerini, Kürt halkının talepleriyle oluşturulan siyasal alanı parçalamaya girişiyor. Kürt sorununun herhangi bir veçhesinin kendi haricindeki düşünülme ve anlamlandırılma, dolayısıyla da siyasallaştırılma biçimlerini bir bütün olarak ‘terörizm’ ile özdeş kılarak siyasal alanın dışına atıyor.

Yani mesele bir "cadı avı", siyasal bir histeri, mevcut sorunlar karşısında bir kısım siyasetçinin verdiği bilinçli ya da bilinçsiz aşırı ya da fanatik tepkiden ibaret değil. Çok daha kapsamlı bir stratejiyle, Kürt meselesini Kürtsüz, yani muhatapsız ‘çözmeye’, daha doğru tabirle ‘hal etmeye’ yönelik bir planla karşı karşıyayız. Dolayısıyla cadı avı ya da McCarthycilik benzetmeleri yeterli ve açıklayıcı değil. Albert Camus’nun dediği gibi, “olayları yanlış adlandırmak, dünyadaki mutsuzluğu artırmaktır”. AKP hükümeti bir yandan Kürt halkını siyasal, entelektüel ve moral liderlikten mahrum bırakarak dilsizleştirmek, diğer yandan da Kürt sorununun düşünülme ve siyasallaştırma biçimlerinde mutlak bir tekele ulaşmak istiyor. Dolayısıyla Kürtler bu operasyon neticesinde siyaseten kişiliksiz; ancak devlet erkânının ihsanlarına muhatap edilebilecek bir parya halk konumuna itilmek isteniyor. Bu anlamda mesela İsrail’in Filistin halkını bağımsız bir siyasi ve sosyal varlık olmaktan çıkarmaya dönük tedrici ama sistematik siyasi-kırımını akılda tutmak gerek.

AKP’li politikacıların özellikle seçim meydanlarında gemi azıya alarak geliştirdikleri milliyetçi dil, devletin en üst katındaki ‘intikam’ çağrılarıyla destekleniyor. Bu heveslere bireysel haklar ve kültür sosu –bazen din çimentosu da- eklenerek oluşturulan ‘Kürt kökenliler’ profiline, kendi öz gücüyle siyaset yapan bir halk ve onun meşru temsilcileri dâhil edilmiyor. Bu zihniyete göre Kürtler, olsa olsa, hem döven hem de seven devlet babanın müşfik eline muhtaç bir mağdurlar topluluğu olabilirler, siyasal bir topluluk değil. Onların olan ve olabilecek siyasallıkları imha edilmelidir. Bu tablonun bugün bize sunduğu netice, sadece son altı ayda 1595’i tutuklama ile sonuçlanan 4197 gözaltıdır. Devam etmekte olan siyasi-kırım operasyonu, sadece Kürtleri değil, dur diyemezsek hepimizi yutacak karanlığın üzerimize çökmekte olduğunun işaretidir.

* ilk olarak Solda Yeni Yol sitesinde yayımlanmıştır.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.