Header Ads

İlahi Nefretiniz



- CANAN ESELER -
‘Ah, bu koca memleket yalanlarla dolu / hepiniz öleceksiniz, sinekler gibi’ / Nina Simone- ‘Mississippi Goddam’

Güzel sesiyle büyüleyen siyahi sanatçı Nina Simone, ‘Mississippi Goddam’ şarkısı ile ırkçılığa ve faşizme yükseltilen isyanı, öfkeyi en etkileyici şekilde haykırır. Şüphesiz ki, şarkının yazıldığı 1960’ların Amerikasının ırkçılığı ve faşizmiyle ortak yazgıyı paylaştığımız, insan olmanın çok ağır bir yük olduğu şu günlerde, farklı yerlerde ve zamanlarda, ‘oh but this whole country is full of lies you're all gonna die and die like flie (Ah, bu koca memleket yalanlarla dolu / hepiniz öleceksiniz, sinekler gibi’) kısmında sesi daha da yükselterek dinliyoruzdur bu şarkıyı.

Doğal afetler, toplumlar ve iktidarı için turnusol kağıdı gibidir. Kimin ne olduğunu, bünyesinde ne kadar ‘insanlık’ barındırdığını hemen ortaya çıkarıverir. Misal kapitalist sistem afetleri çok sever çünkü afet demek ‘fırsat’ ve ‘yeniden inşa etme’ demektir. Ancak bu sefer, çağın en büyük afetlerinden biri olan depremin faylarından kapitalizm seviciliğinin yanı sıra sızısı uzun sürecek bir faşizm ve nefret duygusu çıktı.

Van’da yaşanan deprem sonrası “İnsan ölüye sevinir mi?”(1) sorusuna çok rahat ‘evet’ cevabını verebiliriz. Sevindiler. Daha da önemlisi, yıllarca sistematik olarak sürdürülen ırkçı ve milliyetçi politikaların bireylere yüklediği nefret, bu depremle birlikte daha bir görünür hale geldi. Ürkütücü olan ise içselleştirilen bu nefretin böyle bir zamanda bile tazeliğini koruyarak tezahür etmesiydi. Öyle ki, bu nefret ya gerçekten sistemin göz kamaştıran (!) büyük bir başarısı ya da doğuştan genlere kodlanmış ilahi bir nefret olabilirdi. Bu sefer böyle durumlarda farklı etnisiteden olan insanları  ortak bir zeminde buluşturması arzulanan, aslında fazlasıyla kaygan ve değişken bir duygulanım olan ‘vicdan’  bile azaltamadı o nefreti. Herkes kendi bahçesinin çitine kadar sınırlandırdığı vicdanıyla, bu felaketin tanığı oldu-oluyor.

Bu nefreti dalga dalga yayma fonksiyonunu gayet güzel bir şekilde yerine getirdiğini gördüğümüz iktidarın ve toplumun egemen kısmının kibri ise İngiliz asilzadelerinde bile arayıp bulamayacağımız cinstendi. ‘Şimdi, elime düştünüz’ fikriyle ellerini ovuşturan hükümetin tavrı ve onun başkan yardımcısının, “Tabii öncelikle kendi potansiyelimizi görmek amacıyla arama kurtarma yardım ekipleri bekletildi.” (2)  açıklamasıyla iktidar nefretinin vücud bulmuş halini de görmüş olduk. Van’a gönderilecek olan kolilerine konulan taş, sopa, bayrak gibi nefret araçları da, insan olmaktan utandıran bir ayrıntı olarak kazıldı hafızalara.

Hümanizm kılıfıyla kaplı ‘Nefret’

Nefret söylemi; bir bireyi veya topluluğu, ırkı, etnik grup aidiyeti, cinsel kimliği, din ve mezhep aidiyeti, siyasal söylemi, fiziksel özelliği veya engeli nedeniyle “ayırt edici, “ötekileştirici” ve “dışlayıcı” duygular duymak ve bu duyguları sistematize bir şekilde dilsel pratiklerle ifade etmek şeklinde tanımlanabilir. (3) Türkiye’de bugün yaşanan nefret söyleminin kökeni ise elbette devletin günümüze dek bunca etnisite farklılığına rağmen ısrarla sürdürdüğü baskıcı ve asimile edici politikaların sonucudur. Ragıp Duran’ın Uluslararası Nefret Suçları Konferansı’nda Ayşe Kaymak’ın ‘Yeni Medyada Nefret Söyleminin Hukuki Boyutu’ başlıklı makalesinden yaptığı alıntı ise durumu daha net bir şekilde görmemizi sağlıyor; ‘’Türkiye’de nefret suçları, kategorik olarak çok farklı kesimlere yönelik işlendiğinden çokça karşılaşılan bir durumdur. Durumun yaygınlığının, temel nedenini Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte şekillenen resmi ideolojiyi gösterebiliriz. Çünkü devletin resmi ideolojisi, bütün farklılıkları göz ardı eden tekil bir karaktere sahiptir. Eğitim sisteminden medyaya; idari yapıdan hukuka, bir çok alanda ve bir o kadar günlük yaşamda, ‘tek dil, tek din, tek ırk’ söylemi üzerinden yaratılan  kimlikler dayatılmaktadır. Türk, Müslüman, Sünni, erkek gibi kimlikler üzerinden yaratılan söylem, diğer farklı kimlikleri ötekileştirmekte, düşmanlaştırmakta ve daha kötüsü suçun hedefi haline getirmektedir. Bu nedenle  farklı kimliklere sahip kişi ve gruplar, nefret söyleminin ve nefret suçlarının doğrudan mağduru olmaktadır’’ (s.257-258) (4)

İktidarın ideolojisinin bir uzantısı olan nefret söylemi ile başlayan sıradanlaşmış ya da estetize edilmiş faşizmi, gündelik yaşamın her anında görmek mümkündür. Misal, bu memlekette yakınlık kurmanın ve karşındakine değer biçmenin ilk adımı, ‘Nerelisin? sorusunun altındaki cevapta gizlidir çoğu kez. Bu konuya dair hatırımda kalan en belirgin anı ise ilkokul yıllarında ‘Nerelisin’ sorusuna verdiğim cevaptan sonra öğretmenin ‘Olsun, sizinkiler de iyi insanlardır’ gibisinden bir şeyler söylenmesiydi mesela. Ki çocuk aklımla bir daha o ‘olsun’daki  kibri ve lütfu duymamak için kendimce bir oyun bulup, artık bu soru her soruluşunda Türkiye’den başka başka şehirlerin adını söylemişliğim ve sonra bununla epey bir eğlenmişliğim vardır. İşte faşizm bu kadar basit ve pratiktir. Faşizmin, iki kişi arasındaki ilişkideki ‘olsun, o da insan’ hümanist (!) bakışındaki ötekileştirmeyle başlayıp, nefret söylemiyle devam eden ve sonunda ‘ iyi olmuş, ilahi adalet, ölsünler’e varan bir yolculuğu vardır. Özellikle bu olay sonrasında sıkça duyduğumuz, ‘Kürt olsa bile’ ifadesi apaçık gösterilen ırkçılıktan daha tehlikelidir. Bu gizli ırkçılığın kendisini hümanizm kılıfıyla kaplaması ise onu daha fazla görünmez bir hale getiriyor. Aynı şekilde, bu durumu bir dayanışma halinden çıkartıp, bir tür orta sınıf  vicdan rahatlaması haline getirenler de ‘hümanist gizli ırkçılardan’ sonra tehlikeliler arasında ikinci sırayı alıyor. Çünkü bu tür bir vicdan rahatlaması amacıyla yapılan her bir eylem yanında egemen oluşun gücünü ve kibrini de getiriyor.

Bu felaketle beraber ana akım medya ise üstü örtülü yaydığı nefret söylemini bu sefer açıkça göstermekte beis görmedi. Devletinin kraldan çok kralcısı olanının Kürtlere işaret parmağını sallayarak kibirle  ‘haddinizi bileceksiniz’ (4) demesini de, ‘deprem doğuda da olsa üzüldük’(5) diyenini de, çocuğu depremde ölen babayı kastederek ‘10 tane de çocuğu varmış. Kedi de çocuk yapıyor. Bakamıyorsan niye yapıyorsun? Sen bunu doğurtup etnik güç kazanmayı amaçlarsan devlet ne yapsın sana..."(6) diyenini de  duyduk, gördük. Nefreti üreten iktidarın hukukundan bu insanları yargılamasını ya da RTÜK gibi bir kurumdan herhangi bir yaptırımda bulunmasını istemek, şimdilik beyhude elbette.

Tam bunlar yaşanırken, Uluslararası Hrant Dink Vakfı ‘Medyada Nefret Söylemi İzleme Raporu’nu açıkladı. Raporun sonuçları şaşırtıcı değildi; nefret söylemi içeren haber ve köşe yazılarının büyük çoğunlunun etnik kimlik olarak Ermeni ve Kürtler’i hedef alıyordu.(7)

Gerek televizyon gerekse sosyal medyada yer alan nefret dolu söylemler, sokakta yaşananların o ekranlara yansıması sadece. Sokaklarda nefretle donatılmış daha fazla insan var maalesef. Bu şekilde bir devlet politikası sürdürüldüğü ve hukuksal anlamda önlem alınmadığı müddetçe de, bu sayının giderek artacağından şüphe olmasın.

Böylesine toplumsal bir travmanın yaratıldığı şu günlerde, Gramsci’nin “Aklın karanlığı, iradenin iyimserliği” lafını bir yerlere not etmek gerekir.

İşte durum bu.
“Aklın karanlığı, iradenin iyimserliği.” 



Kaynaklar:

1) Ahmet Kaya, Kürt meselesinin konuşulduğu bir programda böyle sormuştu; “İnsan ölüye sevinir mi?”
2) http://www.gercekgundem.com/?p=413108
3) Mutlu Binak / Nefret söylemine karşı ne yapmalı?
4) Ayşe Kaymak / Yeni Medyada Nefret Söylemi (Kalkedon, Eylül 2010, Istanbul, 298 s.)
5) Müge Anlı / Tatlı Sert Tv Programı- ATV-
6) Duygu Canbaş / Habertürk haber bülteni
7) Erman Toroğlu / Kanaltürk kanalı
8) Birgün Gazetesi / Medyada nefret söyleminin hedefi: Ermeniler ve Kürtler başlıklı haber

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.