Header Ads

“Birisi Barışı Başlatmalı, Tıpkı Savaşı Başlattığı Gibi”



Duyguların insanda yarattığı kötücül düşünce ve eylemleri, bunların ölümcül sonuçlarının Zweig kadar ısrarcı anlatıcısı pek azdır. Üstelik hiç zorlanmadan, hatta basitliği ile şaşırtan kurgularla yapar bunu.

Hayata, ölüme ve özgürlüğe takıntılı bir yazardı Zweig. Savaşsa ölüm demekti Zweig için, hayatın ve özgürlüklerin sonu demekti... Her iki dünya savaşını yaşamış, onların acılarından nasiplenmiş, yarattığı yıkımı görmüş bir entelektüel olarak sadece kendisi için değil bütün insanlık adına karşı çıkmıştı savaşa.

Savaşın dehşetini öylesine derinden hissetmişti ki Nazilerden çok ama çok uzaklarda, kendisini doğrudan tehdit eden bir durum olmadığı halde, “nereye giderse gitsin savaşın -aslında geçmişin ve onun tüm hayaletlerinin- peşinden geldiğini hissederek” intiharı seçecekti.

 İntiharı, savaşa karşı bir çığlık, gelecek kuşaklara bırakılmış bir vasiyettir. Sevgilisiyle beraber intihar eden Alman şairi Kleist’ın biyografisini hazırlarken yazdığı satırları sanki kendi hayatına uyarlamıştır; “Bazen ölmeyi beceren ve ölümden zamanı aşan bir şiir yaratabilen biri de bulunmalıdır.”

Ölmeden az önce kaleme aldığı intihar notuyla sonlanan hayat hikâyesi hakkında çok şey yazıldı Zweig’ın. Bu nedenle onun “hayatım roman” klişesini katbekat aşan bireysel tarihi üzerinde durmak gereksiz. Sadece hayat hikâyesi ile eserleri arasındaki ilişkinin pek az yazarda böylesine örtüştüğünü söylemekle yetinelim. Yazarın biyografisini Stefen Zweig’ın Son Günleri kitabıyla romanlaştıran Laurent Seksik bu örtüşmeyi özetlerken Nazilerin iktidarından sonra Zweig’ın ‘zihninin kupkuru, mürekkep hokkasının bomboş olduğu’ zamanlar yaşadığını söylüyor: “Zihni, Yahudi dünyasının sureti gibiydi. Küller altında kalmış bir toprak.”

Melodramdan edebiyata
Zweig’ın “unutulmaz” sözcüğünün içini dolduran yeterince hikâyesi var; Amok Koşucusu , Satranç , Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu , Bir Yüreğin Ölümü , Yakıcı Sır , Sabırsız Yürek , Lyon’da Düğün , Acımak ve hatta yarım kalan romanı Clarissa ... Zweig’ın edebiyattaki ustalığı kadar denemeci yanını ve düşünce gücünü ortaya koyan -Fouche, Montaigne, Macellan, Balzac, Erasmus, Marie Antoinette, Kleist, Nietzsche, Hölderlin, Stendhal, Dickens, Dostoyevski- biyografileri…

Ancak onların çok uzağında kalan, kimisi tat vermeyen kimisi yeterince işlenmemiş ya da melodrama kaçmış hikâyeleri de var. Onların varlığını açıklamak için “küller altına kalmış toprak” metaforunu iyi anlamak gerekiyor. Melodramın ağırlığı hiç kuşkusuz Zweig’ın ruh haliyle ilgili. Ölümler, kayıplar, intiharlar... Bir hayatın, hem de özellikle edebiyat yanı fazlasıyla ışıltılı bir hayatın elinden uçup gitmesinin ve o güzel günlerin geri gelmeyeceğinin yarattığı karanlık gölgeler yaratmıştı Zweig’ın ruhunda.

Evet, bugün pek çok öyküsünü modası geçmiş bulabilirsiniz. Ancak en basitinde bile karakter ve kişilerinin derinliklerine sızmayı, onlar üzerinden genel insani sorunlara ulaşmayı başarır. Hırs, tamah, kıskançlık, acıma, aşk, aşağılık kompleksi, narsizm, hiçlik duygusu, yalnızlık, ölüm ve intihar takıntısı... Duyguların insanda yarattığı kötücül düşünce ve eylemleri, bunların ölümcül sonuçlarının Zweig kadar ısrarcı anlatıcısı pek azdır. Üstelik hiç zorlanmadan, hatta basitliği ile şaşırtan kurgularla yapar bunu.

Freud’un pskanaliz yöntemiyle Zweig’ın psikolojik öykülerinin buluşması rastlantı değil. Freud, Dostoyevski romanlarını okumuş ve düşünceleri edebiyattan etkilenmişti. Zweig ise Freud’dan yola çıkacaktı.

Hikâyelerinin psikolojik arka planına Freud’un düşüncelerini yerleştirdi. Üstelik bunları Freud ile tartışma fırsatı da vardı. İkisi de Viyanalıydı. Sık sık bir araya gelerek insan, insanın karmaşık dünyası ve edebiyat üzerine sohbet ediyorlardı. Kuşkusuz Freud’un biliminde insan doğası daha karmaşıktır, kültürel ve çevresel koşullar daha az belirleyicidir. Zweig’ın hikâyelerindeki insanlarda ise toplumsal koşulların bireylerde yarattığı etkileri öne çıkar. Ancak o da Freud’un etkisiyle bir psikoanalist gibi yaklaşır kurmaca kişilerine. Bugünden geriye doğru baktığımızda Zweig’ın insana olan yaklaşımının daha tutarlı ve açıklayıcı olduğunu düşünüyorum.

Mesela evlilik, ihanet ve şantaj üzerine kurgulanmış Korku novellasında kocasını aldatan kadın kahramanı Irene’in ruh halini tahlil ederkenki yaklaşımı iyi bir örnek. Irene’in korkusu dış koşullardan soyutlanmış bir insanın psikolojsinden kaynaklanmaz; korkusu burjuva ahlakının iç dünyada yansımasıdır. Başka bir kültürde ve toplumda belki de hiç ortaya çıkmayacak türden bir korku bu. Elbette Zweig’ın ahlakçılıkla hiçbir ilişkisi yok. O gözlemler, gözlediğini tahlil eder, inandığı bir disipline göre soyutlar ve hikâyeleştirir.

Hepimiz “Amok Koşucusu”yuz
İnsan psikolojisine verdiği önem Zweig’ın bireyci bir yazar olarak değerlendirilmesinin önünü açabilir. Bireye önem verdiği doğru ama tarih ve toplum, Zweig’ın içine doğduğu karanlık çağın izleri de çok belirgin; özellikle tarihi hikâyelerinde. Geçmişten ziyade iki savaş arasındaki dönemi, çürüyen bir kültürü, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çöküşünü anlatmak için yazılmış hikâyelerdir bunlar.

Avusturya-Macarstan İmparatorluğu’nun son dönemlerinde varlıklı bir sanayicinin oğlu olarak Viyana’da dünyaya gelmişti Zweig. Kafka’yı, Adorno’yu, Benjamin’in, Musil’i, Joseph Roth’u ve daha nicelerini yaratan sürecin, Avrupa’nın o büyük bunalım döneminin içine doğmuştu. Avrupa’nın çeşitli başkaentlerinde iyi bir eğitim almış, çağının önemli yazarlarıyla arkadaşlık etmişti. Bir kütüphane rafına yan yana dizildiklerinde bile hayranlık uyandıracak isimlerden söz ediyorum; Émile Verhaeren, Romain Rolland, Thomas Mann, H.G. Wells, Hugo von Hoffmannstahl, James Joyce, Franz Werfel, Paul Valery, Arthur Schnitzler, Ravel, Toscanini, Richard Strauss, Herman Hesse, Fritz Von Uruh, Ferrucio Buroni, Anette Kolb, Joseph Roth…

İnsanın karanlık yanının dışa vurulduğu o çağ hiç kapanmadı. Zweig’ın hikâyelerinde kendi çağına özgü metaforlar, ne yazık ki bugünün dünyasına da karşılık geliyorlar. Bunun en iyi örneği, Zweig’in en tanınmış eserlerinden Amok Koşucusu’dur. İnsanları sonu ölümle biteceğini bile bile girişilen ve engellenemeyen bir hezeyandır anlattığı. Hikâyenin kurgusu ve temposunun güzelliğini bir kenara bırakıyorum, bu hikâyenin okuru etkileme gücünden hiçbir şey kaybetmemiş olmasının nedeni, insanlığın günümüzde Amok koşucusuna dönüştüğünü, kendi felaketini kendi elleriyle hazırladığını fark ettirebilmesidir.

A. Ömer Türkeş 
*Radikal Kitap


Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.